Muhacirlik

1

916 Mart ayında Of’a saldıran Ruslar, hemen geçeceklerini tasavvur ettikleri Of ilçesinde yaklaşık bir ay beklemek zorunda kalmışlardı. Bu bekleyiş keyfi bir bekleyiş olmamıştır şüphesiz. Karşılarında tüm yoksulluk ve imkânsızlıklarına rağmen bir millet olarak direnç gösteren, mühimmat, teçhizat ve sayı bakımından çok az bir Osmanlı askeri birlik ve birde bunlara gönüllü olarak yardıma gelen Of-Çaykara vadisi insanları vardı. İşte bunların engel olmasıydı Rus ordusunu bekleten unsur.

Zamanın şartlarına göre Rus ordusu gibi donanımlı ve sürekli arkadan desteklenen, ağır silahlara sahip bir ordunun, tam tersine çok kısıtlı ve dar imkânlarla karşı koymaya çalışan, hiç bir şekilde arkadan desteklenemeyen orantısız bir kuvvet ile ne kadar engellenebilirdi. Yöre insanının da cansiperane gayretleriyle Rus’un Of’ta 22 gün bekletilmesi yine büyük bir başarı sayılmalıdır. Zira kazanılan bu 22 gün yöre insanının özellikle can güvenliği için çok ayrı bir önemi vardı. Çünkü bu süre zarfında tüm boğaz köylerinde yaşayan insanların büyük çoğunluğu muhacir olmuş, Ruslar gelmeden günler hatta haftalar öncesinden oralardan uzaklaşmışlardı. Çünkü muhacirliğe çıkmayıp köyünde toprağında kalanların birçoğunun başına anlatılması bile çok zor olan kötülükler gelmiştir. Ve bu kötülüklerin faillerinin de Ruslardan ziyade Rus üniforması altında bulunan Ermenilerin mahareti olduğu hep anlatılır. Birçoğu muhacirliğe çıkmamanın bedelini canıyla ödemek zorunda kalmıştı. Muhacirliğe çıkanlarında birçoğu bunu canıyla ödediğini biliyoruz. Çünkü mevsim itibariyle soğuk zamanlarda geceli gündüzlü yollarda olmak, karlı dağ yollarında, çoluk çocuk, hasta ve yaşlılarla yürümeğe bu zayıf canlar ne kadar dayanılabilirdi.

1916 yılı kısaca yöre insanımızın en zor yılı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun zor durumu, tüm dünya devletlerinin leş kargaları gibi başına üşüşmesi ve daha bir yıl önce verilen Çanakkale savaşı bu sonucu kaçınılmaz kılmıştı. Rusları durduracak hiçbir kuvvet kalmamıştı ve bu yöre halkının bu akıbete katlanmaktan başka çaresi, şansı yoktu.

1916 en zor yılı olmuştu tüm yöre halkının… Elin silah tutanlar daha önceden zaten savaşmak üzere gitmişti. Yine eli silah tutanlar kalmışsa bunlarda Of direnişine askerin yanında katılmıştı. Geriye kalan çocuklar, kadınlar ve yaşlılardan başkaları olamazdı. İşte bunların önünde o yıl iki seçenek vardı. Ya muhacir olacaklardı o soğuk Mart günlerinde çoluk çocuk yolara döküleceklerdi ya da evlerinde bekleyip Rusların merhametine sığınacaklardı. Yöre halkının çoğunluğun muhacirliği tercih ettiğini bilsek de köyünde kalan, hiç bir yere gitmeyenlerin olduğunu da biliyoruz.

Bu konuda kendi büyüklerimden dinlediğim birçok yaşanmış anılar vardır. Bizzat muhacirliğe çıkmış olan Mevlüde Halanın ( Çaykara – Eğridere Köyü – Sefer KORKMAZ’ın halası) anıları dilden dile anlatılarak bize kadar gelmiştir. Muhacirliğe çıktığında iki küçük bebeği olan yetişkin bir bayandı. Kocası Havza’da imam olduğundan beraberindekilerle birlikte Çaykara Eğridere Köyünden başlayıp, Bayburt, Şebinkarahisar yoluyla Havza’ya gitmişlerdir. Bu yolculuk anıları hep ibretlik sahnelerle doludur. Yol boyu cenazeler vererek gitmişlerdir. Hastalık, gıdasızlık, soğuk, korku, yabancılık.. türlü türlü tehlikeler yaşayarak aylarca süren yolculuk sonucu Havza’ya ulaşabilmişlerdi. Oysa bunlarla gitmeyi kabul etmeyen aynı aileden bireyler de varmış. Örneğin Mevlüde halanın babası köyünden ayrılmayı kabul etmemişti. Tüm ısrarlarına rağmen kendisi evinde kalmıştı. Ama enteresandır Ruslar o köye girdiklerinde mahallesindeki tüm evleri yakmışlarken, onun saklandığı eve dokunmamışlardı. Bu da o insanın Allah dostu bir veli kul olduğu yönünde yorumlanmıştır.

         Eğridere Köyü bir örnek olarak alınmıştır, o yıllarda Of-Çaykaranın tüm köylerinde benzer hareketler olduğunu söyleyebiliriz. Bu misal ile genel durum hakkında da bilgi sahibi olabileceğimizi düşünüyorum. Muhacirliğe çıkmayıp köyde kalan ve hatta Rus komutanlar ile güzel diyaloglar kuran(!) insanların da var olduğunu yine aynı kaynaktan dinlemiştim. Bazı köylülerin Rus asker ve komutanlarına su taşımada yarış içerisine girdiğini de biliyoruz. Bunun korkudan mı yoksa gönüllü bir hizmet mi olduğunu bilemeyiz. Umulur ki korkularından olsun.

         Ruslar hakkında bazı olumlu düşünceler de mevcuttu. Örneğin Rus askerlerinin ceplerinde şeker olduğunu ve gördükleri çocuklara şeker verdiklerini de anlatmışlardı büyüklerimiz. Yine Rusların işgalden sonra başlattıkları Of-Çaykara karayolu çalışmasında çalıştırdıkları yöre insanına ücret ödedikleri de anlatılır. Ancak köye ilk girmelerinde köy camiimizi ve büyük konak görünümündeki belli başlı evlerin derhal yakıldığını da biliyoruz. Ancak doğru yanlış tam bilemesek de bu tür kötü uygulamaların Rus ordusu içindeki Ermeni askerlerinin işi olduğu da anlatılır hep. Bunun doğruluğunu ispatlamak ciddi bir araştırma gerektirir kanaatimce. Ruslar bu konuda Ermenilerin zaten istekli olduklarını bildiklerinden geri planda kalmayı düşünmüş olabilirler.

         Mevlüde halaya gelelim.  Halamız anlatsın isterseniz:

         “Rusların geleceği haberi her tarafı sardığında herkes kendi derdine düşmüştü. Genel düşünce biran önce toparlanıp köyü terk etmek idi. Ama köyü terk etmeyecek olanlarda vardı. Mesela babam ( Sefer Kuber KORKMAZ’ın Dedesi) köyden ayrılmayı kabul etmemişti. Zaten oldukçada yaşlıydı, yürüyemezdi. Ama babam aynı zamanda büyük hoca idi. Ruslar köyümüzü sardığında sadece onun sığındığı evi yakmamışlardı. Civarındaki tüm evleri yakmışlardı. Köyümüze ilk olarak gelen bazı öncü Rus askerlerinin, buralardan kaçın, uzaklaşın diye uyardıklarını biliyorum. Sonradan o kişilerin Tatar Türklerinden olduklarını söylemişlerdi.

         Bizde muhacir olmaya yani her şeyi bırakıp köyümüzden uzaklaşmaya karar vermiştik. Mevsim soğuktu. Yaşlılar ve çocuklar çoğunluktaydı. Herkes taşıyabileceği kadar eşya sırtına alarak yollara dökülmüştük. O kadar ki kendi bebeğini kucağında taşıyanlar ayriyeten sırtlarında birçok yük taşımak mecburiyetindeydi. Komlarımıza doğru hareket ettik. Yaylamızdan da geçerek güneye doğru devam ettik. Bayburt tarafına gittik. Yollarda çok sefillikler çektik. Soğuk bir yandan, hastalıklar bir yandan, yoksulluk bir yandan perişan olmuştuk. O kadar ki yol boyunca rastladığımız bazı köylerin içine bile bizi sokmuyorlardı. Üzerimizden kendilerine bulaşıcı hastalık geçmesinden korkuyorlardı. O derece bir vaziyetimiz vardı. Yol boyunca cenazeler veriyorduk. Cenazelerimizi kefenlemekten bile acizdik. Çoğu zaman palan gibi bir parça beze sarıp gömüyorduk. Hiç unutmam Bayramika ağabey sırtında yük kucağında küçük kız kardeşini taşıyordu. Yürümekte zorlanıyordu ve geride kalıyordu.  Şebinkarahisar’dan geçerken oralı bir bayan kendi çocuğu olmadığını, zaten yollarda perişan olma ihtimalini hatırlatarak kız kardeşini istemişti. O da çocuk için daha emin yer olması hasebiyle çocuğunu o isteyen kişiye verip devam etmiştik. İnsanlar öz evlatlarından vazgeçiyordu. Bende ufak kızımı Şebinkarahisar’da toprağa koydum. Daha fazla dayanamadı vefat etti kızcağızım.

        Geceleri kalmak için camilere sığınıyorduk çoğu zaman. Bazı yerlerde buna dahi izin verilmiyordu. Yiyecek olarak hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Kara lahanayı sadece suda haşlamışsak bizim için en büyük yemek oluyordu. Çok zor şartlarda Havza’ya varmıştık.”

         1916 yılı bizim en zor yılımızdı. Bilelim ve unutmayalım…

 Süleyman KOCA, 26 Şubat  2010

suleymankoca@hotmail.com